Hz. Sâmî (k.s.)’un Râbıta Usûlü

Hz. Sâmî (k.s.) Efendimiz’in usûlü sâde bir usûldü.
1- Nebî (s.a.v.) Efendimizin, Medine-i Münevvere’de Ravza’da mihrâbında, yüzünü cemaate dönük vaziyette tahiyyatta oturduğunu…
2- Ondan sonra Nebî (s.a.v.) Efendi’mizin sağında Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.), ondan sonra Selmân-ı Fârisî (r.a.), ondan sonra Hz. Kâsım bin Muhammed (r.a.), ondan sonra Hz. Ca’fer-i Sâdık (r.a.), ondan sonra Ârifler Sultânı Bâyezid-i Bistâmî (k.s.), ondan sonra Hz. Ebü’l-Hasan Harkânî (k.s.), ondan sonra Hz. Ebû Alî Farmedî (k.s.), ondan sonra Hz. Yûsuf Hemedânî (k.s.), ondan sonra Hz. Abdulhâlık Gocdüvânî (k.s.), ondan sonra Hz. Ârif-i Rivgirî (k.s.), ondan sonra Hz. Mahmûd Fağnevî (k.s.), ondan sonra Hz. Alî Râmitenî (k.s.), ondan sonra Hz. Muhammed Baba Semmasî (k.s.), ondan sonra Hz. Seyyid Emir Külâl (k.s.), ondan sonra Hz. Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddin (k.s.), ondan sonra Hz. Alâaddin Attâr (k.s.), ondan sonra Hz. Ya’kub-ı Çerhî (k.s.), ondan sonra Hz. Ubeydullâh Ahrâr (k.s.), ondan sonra Kadı Muhammed Zâhid (k.s.), ondan sonra Derviş Muhammed (k.s.), ondan sonra Hâcegî Muhammed Emkenegî (k.s.), ondan sonra Muhammed Bâkî-billâh (k.s.), ondan sonra Müceddid-i Elf-i Sânî İmam-ı Rabbânî (k.s.), ondan sonra Urvetü’l Vüskâ Muhammed Ma’sum Fârûkî (k.s.), ondan sonra Şeyh Seyfüddîn-i Fârûkî (k.s.), ondan sonra Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî (k.s.), ondan sonra Hz. Mazhar-ı Cân-ı Cânân Şemsüddîn (k.s.), ondan sonra Hz. Abdullâh Pîr Dehlevî (k.s.), ondan sonra Şemsü’ş Şümûs Hz. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (k.s.), ondan sonra Tâhâ’l-Hakkârî (k.s.), ondan sonra Tâhâ’l-Harîrî (k.s.), ondan sonra Şeyhu’l Meşâyîh Muhammed Es’ad Erbilî (k.s.), ondan sonra Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.)’un oturarak yarım daire oluşturduğu ve bu yarım dairenin en sonunda 33. olarak Hz. Sâmî (k.s.) Efendimiz ve 34. olarak Hz. Sâmî (k.s.)’un yanında Efendimiz (s.a.v.)’in tam karşısında tahiyyat oturuşunda kendinin oturduğunu düşünerek…
3- Allâhü Azîmüşşan’ın Nebî (s.a.v.)’e ihsân ettiği feyzü füyûzâtı evvelâ Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.)’e aktarıp oradan da silsile yoluyla şeyhinin kalbine gelerek senin kalbine intikâlini tefekkür ediyorsun.
Yani Allâh (c.c.)’un Nebî (s.a.v.)’in kalbine ihsân ettiği feyz ü füyûzâtın bu silsile yolu ile gelerek kalbine intikâlini düşünerek istifâde etmeye çalışıyorsun. İşte râbıta bu!
Burada rabıtayı kime etmiş oluyorsun?
Rabıtayı Resûlullâh (s.a.v.)’e etmiş oluyorsun. Resûlullâh (s.a.v.) olmazsa zaten ortada hiçbir şey yok ki…
İşin başı kim?
Mihrabda oturan İmâm Nebiy-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz… Bizim davamız bu!
Talebeleri Ebû Turâb, Asker bin Hüseyin en-Nahşebî Hazretlerine diyorlar ki:
“Ah Efendim! Siz olmasaydınız biz ne yapardık?” Hazret de diyor ki:
“Evlâdım öyle demeyin. Resûlullâh (s.a.v.) olmazsa biz ne olurduk, deyin.” İşte esas mes’ele, lâfın doğrusu…
Her işin başında Nebi-yi Ekrem (s.a.v.) olduğu gibi râbıta konusunda da işin başında Nebi-yi Ekrem (s.a.v.)’in var olduğunu anlamaya ve anlatmaya çalışmalıyız. Bunun dışında yapılan ta’riflere iltifât etmemeliyiz.
Hz Mahmud Sami ve tasavvuf
Kaynak: Ma‘nevî Evlâdı Ömer Muhammed Öztürk‘ün Sohbetleri




