HayatıÖne Çıkanlar

Adana ve İstanbul Günleri

Adana’daki İrşâd Vazîfesi

Kendisi 33 yaşında irşâd ile görevlendirilmiş, bu vazifeyi 1952 senesinin başına kadar, Adana’da ikâmet ederek îfâ etmiştir. 1930 ve 40’lı yıllar, câmilerde vazife yapacak, yetişmiş insanların bulunamadığı zamanlardır. Öyle ki, dönemin İstanbul Müftüsü “Elemtera’dan aşağısını” düzgün okuyabiliyor diye, Süleymaniye Câmii’ne imam olarak bir gece bekçisini tâyin etmek mecbûriyetinde kalmıştır. Memleket genelinde korkunun hâkim olduğu, vaaz ve nasihatlerin yapılamadığı, yapılsa bile korkudan kimsenin gidip vaaz dinleyemediği böyle bir devirde, Sâmî Efendi Hazretleri Adana’da Yağ Câmii’nde Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e vaaz ve nasihat etmeye başlamıştır.

Sâmî Efendi Hazretleri’yle bizzat bulunarak o günleri yaşayan Adanalı Bakkal Hasan Efendi, o devri şöyle tasvir eder:

“Korkuyordu millet… Câmide namaz kılmaya gelemiyordu. Cemaate gelenler de vâizi dinlemekten korkuyor; polis korkusuyla hemen çıkıp gidiyordu. Hazret’in 1952 senesinde Adana’dan ayrılırken câmide sohbetini dinleyenlerin sayısı en fazla 40 ilâ 50 kişiydi.”

Hayatı çilelerle geçmiş olan Hazret-i Sâmî (k.s.), bütün olumsuzluklara rağmen İslâm’ın tebliğini hayatının her safhasında yılmadan usanmadan sürdürmüştür. Hatta bir gün şehir otobüsüne bindiğinde karşılaştığı Mekteb-i Hukuk mezunu bazı eski arkadaşları, ona “Bu sakal ne? Niye kravatın yok? Neden gericilik propagandası yapıyorsun?” gibi saygısızca sözler sarf etmişlerdi. Bütün bu tür olumsuzluklar Sâmî Efendi Hazretleri’nin sarsılmaz îmânı karşısında tesirsiz kalmış; onu yolundan çevirememiştir.

Mahmûd Sâmî Efendi Hazretleri, memleketi Adana’da bir yandan Yağ Camii’nde vaaz ve husûsi sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütürken, bir yandan da maîşetini temin için bir kereste ticarethânesinin muhasebesini tutmuşlardır. O, babasından ve ailesinden kendisine intikâl eden büyük servete, vakıf malı karışmış olma ihtimâlinden ötürü el sürmemiş ve “Hiçbir kimse kendi kazancından daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir.” [9] hadîs-i şerîfi gereğince kendi el emeğiyle geçinmeyi tercih etmiştir. Hâlbuki Adana vilayetinin topraklarının yarısı vakıf arazisi; Ramazanoğlu Beyliği’nden intikalle önemli bir kısmı da Ramazanoğulları ailesinin malıydı. Buna rağmen Hazret-i Sâmî (k.s.) bu kadar büyük bir serveti elinin tersiyle itmiştir. Hatta bu vakıflardan kendisi üzerine, baba ocağında iken geçmiş bir hak varsa onu da ödemiş olmak için Adana Evkaf İdaresi’nde bir müddet fahrî olarak vazife almıştır.

Esâd Efendi Hazretleri’nin Dâveti

Sâmî Efendi Hazretleri’nin irşâda yetkili olarak Adana’ya gitmesinden bir müddet sonra Es’ad Efendi Hazretleri ömrünün son zamanlarının yaklaştığını hissettiği için irşâd vazifesini teslim etmek üzere kendisini İstanbul’a dâvet eder. Hazret-i Sâmî (k.s.), ana baba haklarına çok riâyet ettiğinden, cevâben yazdığı mektupta babası Müctebâ Efendi’nin Adana’dan ayrılmasını istemediğini Es’ad Efendi Hazretleri’ne bildirir. Bunun üzerine Hazret-i Pîr Esâd Efendi şöyle bir mektup yazar:

“Evlâdım Sâmî Efendi; O gül kokan mektubunuz bize ulaştı. Son derece memnun, mütehassıs olduk. Ancak mânevî babanın (yâni mürşidinin) sözünün ve emrinin, maddî babanınkine takdim edileceğine, mânevî babanın emrinin daha önce geleceğine, maddî babanın sözünü bozacağına dair şer’î delilleri sıralasam ne dersin? Kudûmunuza muntazîrım (İstanbul’a gelmenizi bekliyorum).”

Bu cevap üzerine Hazret-i Sâmî (k.s.), Adana’dan İstanbul’a gelerek emâneti teslim almış; ardından tekrar Adana’ya dönerek irşâd vazifesine devam etmiştir.

İstanbul Hicretleri

Mahmûd Sâmi (k.s.) Hazretleri, hacca ilk defa, 1947 yılında gitmişlerdir. Aldıkları mânevî bir işâret üzerine ise 1952 senesinde Adana’dan İstanbul’a hicret etmişlerdir. Adana’da bulunduğu dönemde, Adanalı Bakkal Hasan Efendi (k.s.) ve babam Mehmet Öztürk, Sâmî Efendi Hazretleri’nin ihvânını toplayıp sohbet etmesine, görüşüp konuşmasına vesile olmuşlar ve hizmetini görmüşlerdir. Hazret’in İstanbul’a hicretinden üç sene sonra babam işlerini tasfiye edip Efendi Hazretleri’nin arkasından İstanbul’a yerleşmiştir. Adanalı Bakkal Hasan Efendi (k.s.) ise Adana’da ikâmet etmeye ve irşâd faaliyetlerine devam etmişlerdir. 1969 senesinde geçirdiği kalp krizi sonucu ebediyet âlemine göç etmiştir.

Efendi Hazretleri 1952’de İstanbul’a geldiğinde ilk önce Laleli-Soğanağa’da ikâmet etmişler. Soğanağa’da oturdukları evin sâhibesi olan hanımefendi, ilk taşındıkları gün eve yemek getirir. Nereden geldiklerini sorunca da, -Efendi Hazretleri’nin zevcesi- Hacı Anne Adana’dan geldiklerini söyler. Evin sâhibesi: — “Benim şeyhim de Adana’da.” der. Hacı Anne: — “Kimdir senin şeyhin?” diye sorar. Evin sâhibesi ise: — “Sâmî Efendi Hazretleri…” diye cevap verir. Hacı Anne: — “İşte senin şeyhin evinde oturan kişidir.” der. Sonradan bu hanımefendinin maneviyat ehli bir kimse olduğu anlaşılmıştır.

Şam’a Hicretleri

Sâmî Efendi Hazretleri, yaklaşık iki yıl kadar İstanbul’da kaldıktan sonra 1953 yılında yeniden hac için yola çıkar. Bu ikinci hac ziyâretinden dönüşte, arkadaşı Konyalı Saraç Mehmet Efendi’yle birlikte Şam’a gider ve oraya yerleşir. Ailesi de Sâmî Efendi’yle birlikte Şam’a yerleşir. Şam’da dokuz ay kadar kalırlar. Bu sürede, Şam’ın önde gelen âlimleriyle tanışır. Oradaki talebelere Rûhu’l-Beyân ve Mektûbât-ı İmâm Rabbânî gibi eserlerden ders ve sohbetler yapar.

Efendi Hazretlerinin (k.s.) Şam’da yaşadığı döneme dair pek çok hâdise rivayet edilmiştir. Maalesef bunlara zamanla ilâveler yapılarak bazı mecmualarda birtakım yanlış aktarımlar da yer almıştır. Bu rivâyetler arasında doğru olan mühim bir hadise var ki, zikretmeye değerdir. O dönemde Şam, hakikî meşâyihin çokça bulunduğu mübarek bir beldeydi. Bir gün böyle bir zevâtın katıldığı toplantı esnasında; “Şu anda Sâhibü’z-Zamân, Kutbu’l-Aktâb olan kimdir?” diye hep beraber murâkabe [10] yapılıyor. Orada bulunan şeyhlerden ya Şeyh Kettânî ya da İbrâhim Hatemî olmalı, bilâihtiyâr: — “Vallâhi Kutbu’l-Aktâb, Sâhibü’z-Zamân, Şeyhü’l Etrak (Türkler’in Şeyhi), Hazret-i Sâmî’dir.” diye meşâyihin içerisinde bağırıyor.

Hazret orada kısa bir süreliğine bulunmuş olsa da mânevî hâli bizzat mâneviyat ehlinin diliyle ortaya koyulmuştur. Allâh şefâatine nâil eylesin inşâallâh. Sâmî Efendi ayrıca her hac ziyâretinde Şam’a uğramış, orada birkaç gün kalmıştır. 1954 senesinde tekrar Türkiye’ye dönmeye karar verir ve ailesiyle İstanbul’a gelirler. Önce Göztepe’ye, daha sonra 1954’ün sonlarında Erenköy’e yerleşirler. Şam’dan İstanbul’a gelişlerinde zevcesi Râbiâ Hanım’a: — “İstanbul’a tekrar geldik, ama bizim gönlümüz Medine’de atıyor. Âhir ömrümüzde oraya hicret etmeyi arzu ederiz.” buyurmuşlardır.

Tekrar İstanbul’da Bulunduğu Yıllar

Mahmûd Sâmî Efendi, İstanbul’da bulunduğu yıllarda da Adana’daki gibi, Erenköy Zihnipaşa Câmii’ndeki vaazları ve hususî sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütmüş, bu sohbet ve vaazlardan toplumun her kesiminden insan istifâde etmiştir. Hazret’in İstanbul’daki bu irşâd günleri 1979 yılına kadar devam etmiştir.

Sâmî Efendi Hazretleri, İstanbul’da bulunduğu yıllarda geçimini temin için muhasebe işi ile meşgul olurken, diğer yandan Erenköy Zihnipaşa Câmii’nde vaazları ve hususi sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütüyordu. Onun bu vaaz, irşâd ve sohbetlerinden cemiyetin her kesiminden binlerce insan; fakîr, zengin, âlim, câhil, esnaf, işçi, memur, tüccar ve fabrikatör istifâde ederek feyz almış, istikâmet bulmuş ve böylece etrafında yepyeni bir nesil teşekkül etmiştir. Bu topluluklar içerisinde bilhassa ilim erbâbı kendisine çok fazla teveccüh etmiştir. Nitekim tefsir, fıkıh ve çeşitli akâid kitaplarının sâhibi eski Fâtih Dersiâm’larından ve Eski Diyanet İşleri Başkanları’ndan Ömer Nasuhi Bilmen şu sözleriyle bunu açıkça ifade etmiştir: — “Bizim tahsil ve tedris ettiğimiz ilimden maksad, şu zâtın hâlini iktisab etmek (kazanmak) içindir.” Bu sözüyle, Sâmî Efendi Hazretleri’nin kitaplarda beyân olunan İslâm ahkâmına birebir uygun hareket ettiğini ve yine menkîbeleri kitaplara geçmiş selef-i sâlihînin yaşadığı İslâm ahlâkını şahsında mükemmel bir şekilde temsil ettiğini belirtmiştir.

(Sağdan beşinci zât Mahmûd Sâmî Hazretleri’dir. Fotoğraf üzerindeki nota göre aynı karede Ömer Nasuhi Bilmen, Bekir Hâki, İbrâhim Elmalılı ve Ali Yektâ Efendiler de yer almaktadır. Arkada ayakta soldan ikinci zât Gönenli Mehmet Efendi’dir.)

( Aynı toplantıdan farklı bir açı. Sol başta Sâmî Efendi Hazretleri.)

Efendi Hazretleri’nin yetiştirdiği ve belirli görevler tevdi ettiği vazifelileri vardı. Bunlar arasında başta yazılı icâzetli tek mutlak halîfesi olan Adanalı Bakkal Hacı Hasan Akbaşgil Efendi olmak üzere, merhûm pederim Hacı Mehmet Öztürk ve ihvândan Çorumlu Ahmet Bilgin Hocaefendi gibi zâtları saymak mümkündür. Bunların dışında, hatırımıza gelmeyen daha pek çok sırlısı ve vazifelisi de olabilir. Ancak benim yakînen de tanıdığım ve en yakın ihvânlarından olan Hacı Hasan Akbaşgil Efendi ile merhûm pederim Mehmet Öztürk’e dair birkaç malumatı ve hatırayı nakletmek istiyorum.

Medîne-i Münevvere Günleri

Notlar:

[10] Murâkabe: Kişinin iç âlemine dönmesi, dikkatini nefsi ve kalbi üzerinde yoğunlaştırması, gönlünden ve zihninden geçen her şeyi kontrol etmesi hâli.

[9] Buhârî, Büyû’: 15.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu